Sayfa 1 Toplam 3 1 2 3 SonSon
29 sonuçtan 1 - 10 arası

Konu: Evliya Çelebinin Seyahatname'si

  1. #1
    ess.musti İsimli üyenin Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.10.2006
    Yer
    Dârus sıla Ankara
    Yaş
    31
    Mesajlar
    2.355

    Evliya Çelebinin Seyahatname'si

    Evliya Çelebiye ait Seyahatname'nin en ilgi çeken bölümlerini günlük olarak elimden geldiği sürece buradan yayınlamayı düşünüyorum.
    İlk olarak görmüş olduğu o meşhur rüyadan başlıyoruz.
    SATMADIK DAVAYI , SATMADIK DOSTLARI. BU ÖMRÜ HELAL YAŞADIK...

  2. #2
    ess.musti İsimli üyenin Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.10.2006
    Yer
    Dârus sıla Ankara
    Yaş
    31
    Mesajlar
    2.355

    --->: Evliya Çelebinin Seyahatname'si

    MEŞHUR RÜYA
    1637 yılında yaya olarak Belde-i Tayyibe (Tertemiz İstanbul) yani Mahfiye-i Konstantiniye (korunmuş İstanbul) etrafında olan köy ve kasabaları, bahçeleri, güllük gülistanlık İrem bağlarını gezip görünce hatırıma büyük seyahat arzuları geldi.”Acaba anne, baba, kardeş kahırlarından ne zaman kurtulup dünyayı dolaşırım ?”diye yüce Allah’tan dünyada beden sağlığı, tam seyahat ve son nefeste iman dilerdim.

    Daima gönlü yaralı dervişlerle görüşüp sohbetleriyle şereflenir, yedi iklimin dört köşesini ve vasıflarını işittikçe canı gönülden seyahat isteyip “Acaba dünyayı seyredip Arzı-ı Mukaddese (Kudüs),Mısır’a, Şam’a, Mekke ve Medine’ye vararak varlıkların övüncü Peygamber efendimizin mübarek mezarlarına yüz sürmek nasip olurmu ?” diye ağlayıp sızlanırdım.

    Yüce yaratıcıdan yardım isteyip doğum yerimiz olan İstanbul’da evimizin köşesinde değirmi yastık üzerinde Murat uykusuna yatarak 1630 Muharreminin aşure gecesi uyku ile uyanıklık arasındayken Yemiş iskelesi yakınındaki Ahi Çelebi Camisinde kendimi gördüm.

    Birden caminin kapısı açıldı ve silahlı askerlerle nurlu bir kalabalık içeri girdi. Sonra sabah namazının sünnetini kılıp salâvatı şerifeyle meşgul oldular. Bendeniz hayranlıkla onları seyrederken yanıma mübarek bir kişi yanıma oturmuştu.”Mübarek isminizi bize ihsan buyurunuz “dedim Oda “Aşerei Mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi)’den Ebu Vakkas oğlu Sad’ım deyince mübarek ellerini öptüm.

    Tekrar “peki sultanım bu sağ tarafta ışık gibi parlayan kalabalık kimlerdir ?” dedim. Onların hepsi peygamberlerin ruhlarıdır. Geri safta bulunanlar bütün evliya ve diğer yüce insanların ruhlarıdır.
    Bunlar Sahabe, Muhacir, Ensar Kerbela şehitleridir. Mihrabın solundakiler dört halifeden hazreti Osman ile Hazreti Ali’dir. Mihrabın önündeki ise Veysel karanidir. Caminin solunda duvar dibinde oturan siyah yüzlü kişide Bilali Habeş’idir. Bu bayraklı askerler kızıl kanlı elbiseler giymişler ki onlarda hazreti Hamza ve bütün şehitlerin ruhlarıdır.”diyerek camii içindeki bütün cemaati birer birer bana gösterip hangisine bakışım isabet etti ise elimi göğsüme koyup taze can bulmuş gibi oldum.

    “peki, sultanım; bu cemaatin bu camide toplanmalarının aslı nedir “ dedim. Ebu Vakkas oğlu Sad’da bana tek tek açıkladı :’”Azak tarafında Müslüman askerlerden Tatar askeri sıkıntıda olduğundan Hazretin Himayesinde olan İstanbul’a gelip oradan Tatar hanlığına yardıma gideceğiz. Şimdi Hz. peygamber, İmam Hasan, İmam Hüseyin On İki İmam ve Aşere-i Mübeşşere ile gelerek sabah namazının sünnetini kılacaklar. Sonrada sana “Kamet eyle” diye işaret edecekler. Hz Bilal “Sübhanallah” desin. Sen “Elhamdülillah” de. Hz Bilal “Alla hu ekber” desin. Sende “Âmin “de. Bütün cemaat hep beraber buna katılırız. Sonrada Hz. Peygamber Mihraba otururken sen salâvat getirip onun mübarek elini öp ve ‘Şefaat ya Resülullah ‘diyerek şefaat iste

    Onu gördüm caminin kapısı’ndan içeriye ışık doldu. Ardından bütün sahabeler, peygamberle ve evliyaların ruhları ayak üzerinde hazır durdular. Hz peygamber yeşil sancağın dibinde yüzünde örtüsü, elinde asası, belinde kılıcıyla, sağında imam hasan ve solunda İmam Hüseyin ile belirince mübarek sağ ayaklarını nurlu cami içerisine besmeleyle koyarak mübarek yüzlerinden örtüsünü açtı ve cemaate seslendi “Essalamü aleyke ey ümmetim!”buyurdu. Camidekilerde “Ve aleyküm selam ey Allahın resulü ve ey insanların efendisi” diye selam aldılar. Sonrada efendimiz Mihraba geçerek iki rekât namaz kıldılar. o anda beni bir heyecan kapladı ve vücuduma bir titreme geldi. Peygamberimiz (s.a.v) selamdan sonra sağ tarafına dönerek bendenize baktı ve mübarek sağ elleriyle dizlerine vurdu








    Sonrada bana seslendi : ‘Kamet eyle’ .Bende Ebu Vakkas oğlu Sad’dan öğrendiğim kadarı ile makamına uygun olarak “Allah hümme salli ala seyyidina Muhammed ve sellim aleyh “diye kamet eyledim.
    Peygamberimiz o çok güzel sesiyle fatiha ve zammı-ı sureyi okudu. Namaz bitince bende ayet el kürsiyi okudum. Bilali Habeşi Sübhanallah dedi sonra sırasıyla Elhamdülillah ve Allahuekber diyerek Bilali Habeşi ile beraber müezzinlikte bulunduk. Peygamber efendimiz yasini Şerif ile beraber iki sure okudu ardından da Bilali Habeşi “Fatiha” dedi.

    O sırada Ebu Vakkas oğlu Sad elimi tutarak beni peygamber efendimizin (s.av) yanına götürdü. Bende efendimizi görünce mübarek eline sarılarak “Şefaat ya Resülullah “diyecek yerde “seyahat ya Resülullah demişim”

    O da “Allahım, şefaati, seyahati ve ziyareti sağlık ve esenlikle kolaylaştır “dedi orada bulunanların hepsi Fatiha okuyup duaya “Âmin” dediler. Toplantıda bulunanların dualarını aldıktan sonra hepsinin elini öptüm onlarda ban türlü türlü dua ettiler.

    Ebu Vakkas oğlu ad bana dönerek “yürü, ok yay ile gaza eyle! Allahın koruması ve emniyetinde ol.
    Sana müjdeler olsun! Burada ne kadar kişiyle görüştünse onların hepsini ziyaret etmek nasip olur inşallah. Dünya seyyahı ve insanların seçkini olursun, Gezip dolaştığın memleketleri, kaleleri, farklı ve garip eserleri, her beldenin övüleceklerini, sanatlarını, yiyecek ve içeceklerini, paralel ve meridyenlerini yazıp bir eser oluştur. Dünya ve ahiret benim oğlum ol. Allah yolundan geriye kalma, kötülüklerden uzak dur, ekmek tuz hakkını gözet, sadık dost ol, yaramazlarla dost olma, iyilerden iyilik öğren” diye öğütler verip alnımdan öperek Ahi çelebi Camisinden dışarı çıkıp gittiler.

    Bende birden irkilerek uyandım.”bu bir rüyamıdır yoksa gerçekmidir?”diye türlü düşüncelerle iç rahatlığına ve gönül zevkine ulaştım. Daha sonra sabahleyin temiz bir abdest alıp sabah namazımı kıldım. Ardından gün ışıyınca doğru Kasımpaşa’daki yorumcu İbrahim efendiye gidip rüyamı yorumlattım.

    Oda “Cihanı süsleyen ve dünyayı gezip dolaşan seyyah olup güzel sanla işin tamamlanacak. Sonrada Peygamber Efendimizin (s.a.v) Şefaatine nail olursun” diye müjdeledi.

    Oradan çıkıp Kasımpaşa Mevlevihanesine vararak Abdullah dedeye de rüyamı yorumlattım. On iki imamın ellerini öpmüşsün dünyada himmetli olursun, Aşere-i Mübeşşere’nin ellerini öpmüşsün dünyada cennete girersin, Dört halifenin ellerini öpmüşsün dünyada bütün padişahlarla sohbet etme fırsatını yakalarsın, Hz. Peygamberin(s.a.v) yüzünü görerek ellerini öpmüş hayır duasını almışsın ki dünyada mutluluğa kavuşursun. Ebu Vakkas oğlu Sad’ın öğüdü üzerine önce bizim İstanbulumuzu gezip yazmaya gayret et. Takdir edilen odur nasibinde elbet gelecektir” diye rüyamı yorumladı ve bana yedi ciltten oluşan tarih kitapları hediye etti.”Yürü haydi işin gücün rast gelsin “dedi ve bir Fatiha okuduktan sonra onunla da vedalaştık. Daha sonrada evimizin bir köşesinde bulunan kitap hazinesinden İstanbul la ilgili kitapları okumaya başladım. bunlarıda bitirdikten sonra öğrendiğim bilgiler ışığında İstanbul’u gezerek yazmaya başladım.

    SATMADIK DAVAYI , SATMADIK DOSTLARI. BU ÖMRÜ HELAL YAŞADIK...

  3. #3
    ess.musti İsimli üyenin Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.10.2006
    Yer
    Dârus sıla Ankara
    Yaş
    31
    Mesajlar
    2.355

    --->: Evliya Çelebinin Seyahatname'si

    BABA NASİHATİ



    (Hayatında ilk kez Bursa'ya gitmiş olan Evliya Çelebi, eve haber etmeden yolculuk yapmıştır.Eve döndüğünde ise babasının öğütle-riyle karşılaşır.)

    O gün gam içinde olan evimize vardığımda anne ve baba­mın ellerini öpüp huzurlarına çıktım. Babam: "Safa geldin Bursa seyyahı! Safa geldin." dedi. Hâlbuki nereye gittiğimden kimsenin haberi yoktu. Ben nereden bildiklerini sordum. O da rüyasında gördüğünü ifade ederek şunları söyledi:

    — Sen muharremin aşuresinde kayboldun. O gece ben nice eski dualar okudum. Bin kere "İnna a'tayna" suresini okudum. O gece uykuda seni gördüm. Bursa'da Emir Sultan makamın­da seyahat rica edip ağlamaktaydın. Aynı gece bana birçok derviş geldi. Senin seyahate gitmen için benden izin istediler. Ben de o gece hepsinin de rızasıyla sana izin verdim. Fatiha okuduk. Şimdi sana seyahat yolu göründü. Allah mübarek ey­lesin. Lakin sana bir de baba nasihatim var. Dinle bakalım...
    Babam elimden tuttu ve önünde ayaküzeri durdurup sağ eliyle sol kulağımı burarak şu nasihati verdi:

    "Oğul, sakın besmelesiz yemek yeme! Besmelesiz yemek yersen yoksul düşersin.


    Sırrın varsa kendine sakla! Eşine de başkasına da söyleme!

    Abdestsizken sakın yemek yeme!

    Elbisenin söküğünü üstünde dikme!

    İyi adını kötüye çıkarma! Kötüye yoldaş olma! Olursan zararlı çıkarsın.


    Sen yürü ileri, gözüm kalmaz geri.

    Alay bozma! Tarlaya basma! Dostlar payına sarkma!

    Ekmek ve tuz hakkını gözet.Başkasının eşine bakıp ihanet etme!


    Çağrıldığın yere erinme; çağrılmadığın yere görünme! Da­vetsiz bir yere varma!


    Varırsan emin olduğun yere var! Evden eve söz getirme. De­dikodu ve gıybet yapma! İki kişi söyleşirken dinleme!


    Kınama; kınayandan da uzak dur'.Yumuşak huylu ol! Her­kesle iyi geçin!


    İnatçı ve kötü dilli olma!


    Senden büyüklerin önünden yürüme'.Büyüklere uy! Onların sözünden çıkma!


    Yasak olan durumlardan uzak dur! Beş vakit namaza de­vam et!


    Sürekli ilimle meşgul ol! Oğul! Daima hoş sohbet ol!

    Rıza lokmasına kanaat eyle'.Eline geçen malı da israf etme!

    Kanaat tükenmez bir hazinedir.

    Kanaatle geçinmeye gayret etliyi günde de kötü günde de lazım olur.


    Dünyalık akçeyi lokma ve hırka için saklayıp namerde muhtaç olma!


    Evliya mekânlarını ziyaret etmeyi unutma!


    Her diyarın ovalarını, dağlarını, ağaçlarını, beldelerini, eserlerini, kalelerini, yazarak "Seyahatname" adıyla bir eser 'yaz. Sonun hayrolup düşman şerrinden emin olasın. Yüce Mev­lâ yâr ve yardımcın olsun. Dünyada eminlik, son nefeste iman bulasın! Peygamber bayrağı dibinde yeniden dirilesin! Bu öğütlerimi kulağına küpe eyle!" diyerek enseme bir pehlivan sillesi patlatıp kulağımı burdu; sonra da: "Yürü akıbetin hay-rolsun, inşallah! El-Fatiha." dedi. Yediğim tokadın sarsıntısın­dan ayılarak gözümü açtığımda evimizin içinin aydınlandığı­nı gördüm. Hemen babamın elini öptüm ve sessizce bekledim. Babam heybeyle geldiğinde Mülteha, Kitab-ı Kâfiye, Kudusi, Molla Camii, Hidaye, Safiye, Kitab-ı Kıbristânî, Gencine-i Râz gibi birçok kitap çıkardı. On iki kitap hediye ederek bir miktar da altınla yol parası verdi.
    SATMADIK DAVAYI , SATMADIK DOSTLARI. BU ÖMRÜ HELAL YAŞADIK...

  4. #4
    ess.musti İsimli üyenin Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.10.2006
    Yer
    Dârus sıla Ankara
    Yaş
    31
    Mesajlar
    2.355

    --->: Evliya Çelebinin Seyahatname'si

    ÇOCUKLUĞUM VE GENÇLİĞİM




    Bendeniz, gösterişsiz Evliya anadan doğduğumuz sırada merhum Sunullah Efendi evimizde bulunuyormuş. Kulağımı­za küpe olması için yüksek sesle ezan okumuş. Yedi günlük olunca Mevlevi Şeyhi İsmail Efendi akika kurbanımızı1 kese­rek İsmail kurbanıdır, buyurmuşlar.
    0 gece evimizde yetmiş derviş dost bulunuyordu. Giysü-dar Kaptanı Mehmet Efendi de gelip bendenizi kundağımla kucağına alıp kulağımıza ezan-ı Muhammedi okumak istedi­ğinde, "Ya bu oğlanı uyarıp kulağına kim ezanı okudu?" diye sorunca orada hazır olanlardan, sonraları hocamız olan Ahfeş Efendi:

    - Ezanı Sunullah Efendi okudu, deyince hemen Giysüdar Mehmet Efendi:

    Bir kez de biz ezan okuyalım, deyip yanık bir sesle ezan okumuş. Ellerinde olan teberini (derviş baltasını) yanımıza ko­yup:
    - Bunu oğlana hediye eyledim, bununla çok gazada bulu­nup dervişlikte post sahibi olsun, demiş. Gençliğimde bir şey­den korkmayıp kumda oynayıp ayağıma çöp batmasın diye Fatiha okuyup gitmiş.


    Kasımpaşa Mevlevihanesi Şeyhi Abdi Dede Hazretleri, mü­barek ağzından ekmek parçası çıkarıp fukara lokmasıyla bü­yüsün, diye ilk defa ağzımıza bir ekmek parçası koymuş. Yeni-kapı Mevlevihanesi Şeyhi Doğani Dede, bendenizi kucağına alarak havaya atıp bu oğlan bu cihanda bizim uçurtmamız ol­sun, diye buyurmuştur. Allah hepsinin sırlarını aziz etsin.

    Allah'ın hizmetini kırk seneye ulaştırdığımızda Giysüdar Mehmet Efendi'nin bana verdiği baltayı senelerce taşıdım. 1051 - 1641 tarihinde Leh Seferi'ne gittiğimizde yağmalama sı­rasında teberi, bir kapı halkasına geçirip gider ganimet malla­rına açgözlülük ederken yerle bir olası kafirler, bizi aniden bas­tırdılar. Çıplak olarak birer eğersiz at ile canımızı kurtarıp bir ayhk yolu yedi günde gidip Kırım'a selametle girdik. Ancak gece gündüz Giysüdar Mehmet Efendi'ye teberi deyip durur­dum. Hûda'nın hikmeti ertesi sene yine Leh Seferi'ne atlanıp İzbaroş ilini harap; halkını kebap, evlerini toprak ederek geçen sene yenilerek kaçtığımız İşcerez adlı uğursuz şehre varıp yine geçen sene yağmaladığımız saraya varıp ayak bastım ve kapı­sına bir ok saplayıp saraya girdim.

    Burada birçok ganimet aldım. Bir odanın kapısına vardı­ğımda Hûda'nın emriyle geçen senede baltayı kapı halasına koyup kaçmıştık, teberi kapıda nasıl koyduysam öylece bul­dum. Hemen Yaradan'a yüzlerce hamd edip teberi merhum Giray Han'a, diğer dostlara ve arkadaşlara gösterdim. Bütün dostlar hayretler içinde kaldılar. Tanrı'ya hamd olsun böyle er­miş kimselerin kardeşiyiz. Allah hepsinden razı olsun.
    SATMADIK DAVAYI , SATMADIK DOSTLARI. BU ÖMRÜ HELAL YAŞADIK...

  5. #5
    ess.musti İsimli üyenin Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.10.2006
    Yer
    Dârus sıla Ankara
    Yaş
    31
    Mesajlar
    2.355

    --->: Evliya Çelebinin Seyahatname'si

    OKMEYDANI’NIN FETHİ




    Mehmet Han, bütün Müslüman gazilere ganimet mallarını yükledikten sonra Ayasofya içinde mücevherden yapılmış putlardan Vüdd, Bağvez, Bağvek, Sevva ve Nesr gibi putları tersane bahçesinde belli bir noktaya diktirip dostlarını çağırdı. Bütün Müslüman gaziler putlara şeytana taş atar gibi ok attı­lar. Hâlâ okçular arasında "put oku" diye bilinir.

    Bu putların parçalarının Sultan Ahmet Han zamanına kadar durduğu mu­hakkaktır. Buradaki bir putun ismine Azmayiş derler. Bunu lo­dos yönüne koyarak yıldız rüzgârıyla on ok attılar. Hâlâ bu ye­re "Tozkoparan ayağı" derler. Bir puta Heki dediler. Hasköy tarafına koyup kuzeyden ok attılar. Bir puta Peşrev dediler, yıl­dız tarafına koyup kıble tarafından ok attılar. Sözün özü, Ok Meydanı'nın dörttarafında on iki tür putları koyup on iki tür ok ile bu putlara ok attılar. Buradaki bütün gaziler, ünlü okçu Hz. Vakkas'm ruhunu yâd ettiler.

    Hâlen tatil günleri İstanbul halkı o tören üzere ok meydanı­na giderler. Sonra Sultan Mehmet Han, tersane bahçesinde ge­lip üç gün üç gece bütün Müslüman gazilere ziyafetler verip bizzat kendileri hizmet edip çeşnicibaşı gibi kemerinde peşta­mal ile bütün gazilere ekmek, tuz, yemek gerek dahi ne gerek diye beyaz ekmek dağıtıp yemekten sonra işbaşında olan bil­ginlerin ellerine ibrik ile su döktü. Ta bu derece nefsini kırıp üç gün üç gece hizmet eyledi. Üç gün üç gece ziyafetlerden sonra bütün askerlerin ağaları, kâtipleri ve üç padişah defterdarları, bir araya gelip daha önce denizden alman Fransız kralının yir­mi gemi dolusu hesapsız mallarını, tersane bahçesinde dağlar gibi küme küme yığdılar. Ok Meydanı fethedildikten sonra âlimlere, şeyhlere, gazilere, yeniçerilere; yüz yetmiş bin adama ev, altın, çiftlik, birçok hediye verilmiştir. Bu kadar savaş gani­metleri hiçbir padişah zamanında verilmemiştir. Karaman semtinde üç yüz sarayı bilginlere; yüz altmış iki sarayı yeniçe­rilere; yetmiş sarayı yetmiş vezire ve yedi saray yedi kubbe ve­zirine kısaca bu tertip üzere İstanbul içinde olan yapıları, bü­tün gazalarda olanlara dağıttı. Gaziler, padişaha ve din büyük­lerine hayır dua ettiler. Hemen Akşemsettin Hazretleri ayağa kalkarak seslendi:

    - Ey Müslüman gaziler! Bilin ve uyanın! Hepinizin o son za­man peygamberi, o kainatın kumandanı ve bütün varlıkların t ıvüncü Hz. Muhammed buyururlar ki: "İstanbul, mutlaka fet-lıolunacaktır, onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir!" Şimdi, inşallah hepiniz Ve hepimizin günahları affedilmiştir. Ama bu gaza mallarını israf etmeyelim. Bunları hayır işlerinde kullanalım; yıkık peri­şan olanları da imar edelim. Osman Bey'den bu yana kadar pa­dişahlarımıza "bey" derdiniz, bundan sonra "sultan" diyece­ğiz. Ey sultanım! Allah yolunda mücahit ol! Devletimiz yüce ve devamlı olsun!

    Sonra da hemen diye gülbang-ı Muhammedi3 çekti. Sonra da bütün Müslüman gaziler İstanbul içine yayıldılar. Ardından da imar işlerine başladılar. Akşemseddin ve başka büyük veli­lerin izinleriyle Osmanoğlu sikkesinde (parasında) Sultan Mehmet Han Konstantiniyye 857 (1453) yazıldı.
    SATMADIK DAVAYI , SATMADIK DOSTLARI. BU ÖMRÜ HELAL YAŞADIK...

  6. #6
    ess.musti İsimli üyenin Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.10.2006
    Yer
    Dârus sıla Ankara
    Yaş
    31
    Mesajlar
    2.355

    --->: Evliya Çelebinin Seyahatname'si

    GARİP BİR HİKAYE


    Sarayburnu tarafından baştan aşağı silah ve savaş aletleriy­le donatılmış on parça geminin Haçlı yelkenlerini açarak geldik­leri görüldü. Bu gemiler Sarayburnu önlerinde demirlediler. Ge­milerden gelen davul ve çalgı sesleri göklere yükseliyordu.

    Beri taraftan hemen, Ok Meydam'ndan iki yüz parça irili ufaklı Osmanlı gemisi harekete geçip bu gemileri sardı. Kâfir­ler: "Bunlar bizi karşılamaya geldiler, yardıma kavuştuk." di­yerek durumlarını hiç bozmadılar. Ama bir de gördüler ki ge­lenler "Allah Allah!.." diye bağırarak gemilerindeki kâfirleri yakalayıp bağlamaya başladılar, mal ve eşyalarını yağma etti­ler. O zaman durumu anlayıp kendi lisanlannca "Ki parladı?" yani "Ne işleyip ne söylersiniz?" dediler. Müslümanlar da: "Paralamazız. Bütün alırız." diye cevap verdiler.

    Kâfirler, ge­lenlerin Türk askeri olduğunu anladılar. Bulaşıcı hastalık gibi gemilerine girmişlerdi. Kâfirlerin silaha el atacak hâlleri kal­mamıştı. Limana girdiklerinde şenlik yapmak için bütün top ve tüfeklerini atmışlardı. Çaresiz kaldıklarında "Zançe Türko!" deyip hepsi yakalandı.

    Kaledeki kâfirler bu durumu gördüklerinde: "Yardıma ge­lenler de bu yüzden öldü." deyip saç ve sakallarını yolarak Sa-rayburnu'nda Kurşunlu Mahzen'de ve Kız Kulesi'ndeki topla­rını ateşlediler. Ama karadan limanın iç tarafına inmiş olan ge­milere ne fayda!
    Kâfirler ise boğazlardan geçerek gemiler için bu boğazlan toplarla donatmışlardı. Kâfirlerin gözleri önünde on kalyonuve direklerindeki Haçlı bayraklarını alaşağı eden Müslüman­lar, bu gemileri yedeklerine alarak "Allah Allah!" sesleriyle yi­ne onların gözleri önünde Galata ve Haliç üzerinden geçirerek tersane bahçesi önünde demirlediler. Bu arada birkaç kez top ve tüfek atışıyla kâfirlerin ödlerini patlattılar. Müslümanlarsa daha taze kuvvet bulmuş oldular.


    Serdengeçtiler hemen gemilerden çıkıp tersane bahçesinde bulunan Fatih ve Akşemseddin'e müjdeye koştular. O an Ak-şemseddin Hazretleri şöyle söyledi:


    - Sultanım, beyim! Siz Manisa'da şehzadeyken Mısır şehir­lerinden Akka, Sayda ve Beyrut kalelerini düşmanların ele ge­çirdiklerini haber aldığınızda: "Bu kadar Müslüman, çocuk ve kadın esir oldu." diye ağlamıştınız. Ben de "Beyim! İstanbul'u fethedeceğiniz gün, yağma olmuş olan Akka'dan gelmiş akide ve pişmiş helva yersiniz." diyerek sizi teselli etmiş ve İstan­bul'un fethini müjdelemiştik. Yine: "O günler gelince savaş­maktan çekinme, Müslüman gazilere kadı ol, her şeye kanaat edip razı ol!" demiştik. İşte, o pişmiş helvanın meyvesi geldi. İnşallah ellinci günde kalenin de fethi gerçekleşecektir.


    Bütün Müslüman gaziler, gemilerde olan ganimet mallarını ve üç bin kese Takyanus filorisini ve bin külçe halis altın, iki bin kese külçe beyaz gümüşle yirmi gemideki sekiz bin esiri, yirmi kaptanı, bir kral oğlu ile Fransa kralının güzel kızını, bin adet güzel ve namuslu kızı ve bol miktarda silah ve savaş aletini bir deftere kaybedip Allah emaneti olarak Sultan Mehmet'e verdi­ler ve sonra gene savaşa başladılar. Fatih Sultan Mehmet de bu ganimet mallarını, Fransa kralının kızını ve diğer esir kızları Akşemseddin'e teslim edip kendisi, şehrin teslim alınması için çalışmalara koyuldu. Meğer daha önce İstanbul Kralı Kostan-tin, Fransa kralının kızıyla nişanlıymış.

    Fransa kralı da kızının geleceği ve bahtı için bir donanma hazırlamış. Altı yüz parçagemiyle Arabistan kıyılarını yağma ettirmiş. O yıl Akka, Soyda, Beyrut, Şam, Trablus, Gazze, Remle ve Arz-ı Hasan'a varıncaya kadar, bütün bu yerleri zapt etmişti.

    Sonra bütün bu mal ve esirlere karşılık, güya Kostantin'e bağlılığını göstermek için kı­zını ve çeşitli mallarla doldurduğu on parça kalyon ile on par­ça kadırgayı İstanbul'a göndermişti. Bu gemiler Akdeniz Boğa-zı'na geldiklerinde, buralara Türklerin kaleler yapmış oldukla­rını gördüler.

    Kâfirler hemen hile yapıp tüm giysilerini değiştir­diler. Sert bir lodos rüzgârı eserken beş parça boş gemiyi ileri sürdüler. Boğazın iki yanındaki kalelerden yapılan top atışla­rıyla bu boş gemiler batırıldı. Bunların ardından yirmi parça si­lahlı gemi hemen boğazdan içeri girdi. Kalelerden tekrar top doldurulup ateşe hazır duruma getirilinceye kadar iki saat geç­ti. Bu süre içinde de gemiler yirmi mil kadar yol aldılar.


    İşte hileyle boğazdan geçip İstanbul'a gelen gemiler yukarı­da anlatıldığı şekilde ele geçirilmiş oldu. O Fransa kralının kı­zından Sultan Bayezıt Veli doğmuştur. Bu konuyu, tarihçiler değişik biçimde anlatmışlardır. Tarihçi Ali'ye göre bu kızı Fa­tih'in babası almış olup Fatih bundan doğmuştur. Ama doğrusu, Fatih'in İsfendiyaroğlu'nun kızı Alime Hanım'dan doğdu­ğudur. Babam, Sultan Süleyman Han ile Belgrad, Rodos, Budin ve Üstoni Belgrad fetihlerinde bulunmuştur.

    Hatta Zigetvar Sa-vaşı'nda Süleyman Han öldüğünde, babam o savaşta bulun­muştu. Osmanlı Devleti'ne hikmeti geçmiş bir kimseydi. Her zaman yaşlı kimselerle konuşur ve geçmiş olaylardan söz eder­lerdi.

    Yakın dostlarından bir yaşlı kimse vardı. Ama incelikli ve açık konuşmada İmrü'l-Kays'dan çok üstündü. Bu adam, Yeni­çeriler dergâhının başkâtibiydi. Adına Sukemerli Koca Mustafa Çelebi derlerdi. Bunlar, söz konusu Fransa kralı kızının akraba­larıydılar. Her zaman Fransa kralından bunlara armağanlar ge­lirdi. Onlar artık çok yaşlanmışlardı. Padişahın huzurunda bir konuşma olduğunda bütün vezirler ve diğer yardımcılar, huzu­ra geldiklerinde, padişah onlara: "Kocalar gelsin." derdi.


    Zigetvar altında Süleyman Han öldüğünde, bundan İslam askerinin haberi yoktu. Vezir-i âzam olan Sokullu Mehmet Pa­şa, Süleyman Han'ın naaşım tahtı üzerine koydurmuştu. Yol elbisesinin arkasından elleri hareket ettiren silâhtar Kuzu Ali Ağa'yı görüşmeye çağırırlardı. Sonra Kilâbi Ali Ağa'yı, sonra Zeyrekbaşı'nda oturan Matbah Emini Abdi Efendi'yi, sonra babamı, ondan sonra da Sukemerli Koca Mustafa Çelebi'yi ça­ğırıp konuşurlardı. Hangi tarafa sefer yaparsa bunlar savaşa giderlerdi.

    Zira bu Sukemerli Mustafa Çelebi hepsinden çok yaşlıydı. "Kemal Paşa'nın hizmetçilerinden olması sebebiyle birinci Selim ile Mısır'ın fethinde 25 yaşma varmış bir babayi­ğit idim." diye Selim Şah'm Sultan Gavri ile Mercidabık'ta yaptığı büyük savaşı ve Kakon sahrasında olan çarpışmayı, bu savaşta Sultan Gavri'nin ölüp kaybolduğunu, oğlu Sultan Mehmet Mısır'da padişah olduğunda "Bu daha çocuktur." di­ye Sultan Tomanbay'ı Mısır'a şah yaptıklarını ve Mısır alının­caya kadar Sultan Selim ile yirmi üç yerde savaşıp Mısır'ın güçlükle alındığını, Mustafa Çelebi anlattığında hayretler için­de kalırdım. İmanı kuvvetli vedürüst bir kimseydi. Sözü edi­len Fransa kralının kızının başından geçenleri onun ağzından doğru bir biçimde yazmışımdır.


    Sultan Mehmet Han, Fransa kralının kızının ganimet malla­rından alıp bütün gazilerin fikirleriyle Akşemseddin hazretle­rine emanet bırakmıştı. Kendisi o ganimet mallarından İslam askerlerine bol miktarda dağıtarak kalenin dört tarafını dola­şıp askerlerine moral verirdi. Nihayet ellinci gün oldu. Kale içinde feryat figan edenlerin sesleri gelip sanki kıyamet koptu. Bütün halk, kıymetli eşyalarıyla burç ve surlar üzerine çıkıp beyaz bayrakları diktiler ve şöyle dediler:


    - El-aman, Osmanoğulları'nm en seçkini!"


    Bu biçimde kaleyi şartlı olarak teslim etmeyi kabul ettiler. Şehir halkı bir gün müddet isteyip her biri deniz ve kara yo­luyla birer tarafa gittiler. Meğer kale içinde bir zat vardı ki adı Ya Vedud Sultan'dır. Ölünce kâfirlerin başına kıyamet koptu. Kaleyi aman ile verdiler. Deniz gibi İslam askeri: "Allah Al­lah!" diyerek İstanbul şehrinin üç tarafından yürüyüşe geçip ganimet malı almaya başlayacakları an, Koca Ebü'l-feth kavu­ğu ve ayağında mavi çizmeleriyle katıra binip elindeki Mu-lı.ımmed kılıcını kaldırarak şöyle dedi:

    - Gaziler, Allah'a şükür Kostantiniye'nin fatihi oldunuz.

    Sonra silahlı yetmiş, seksen bin askerle Konstantin sarayına ardı. Burayı ele geçireceği sırada, sarayda binlerce asker toplan­mış olduğundan, büyük bir çarpışma oldu. Sonra saray ele geçirildi. Çarpışma sırasında kral öldürülmüştü.

    Cesedini diğer Rumlar Sulu Manastır'a koydular. Kralın sarayında o kadar mal Ve hazine ele geçirildi ki hesabını Allah bilir. Dokuzuncu defaolarak geliştiren Kral Kostantin'di. Sonunda Osmanoğullan'na veren gene Tekfur (vali) Kostantin'dir. Sonra Fatih, iki rekat, şü­kür namazı kılmak için Ayasofya kilisesine girmek istedi. Ama Ayasofya'nm dört tarafında oturan rahipler kiliseye kapanmış­lar, damlardan, pencerelerden ve kulelerden İslam askerleri üze­rine zemberek, neft ve katran yağdırmaktaydılar.

    Fatih, hemen Ayasofya'nm çevresini sardırdı. Üç gün üç gece çarpışıldıktan sonra, elli üçüncü günde Ayasofya ele geçirildi. Önce Sultan Mehmet, Ayasofya içine girdi. Birçok rahibi öldürdü. Elindeki Hazret-i Peygamber'in sancağını mihraba dikti. Sonra kilisenin içi kâfirlerin kanıyla doldu. Fatih, bir ok çekip "Alametim ol­sun." diyerek Ayasofya kubbesinin ta ortasına attı. Bu okun yeri hâlen görülmektedir. Sonra bir hünkâr askeri sol eliyle bir düş­manı öldürüp sağ elini kana bulayarak Sultan Mehmet'in huzu­runda elinin kanını beyaz bir mermere sürdü, kanla bir pençe iş­leyip işaret koydu. Bu kanlı pençe de hâlen türbe kapısından içe­ri girilince karşı köşede vüksek bir verde görülmektedir.
    SATMADIK DAVAYI , SATMADIK DOSTLARI. BU ÖMRÜ HELAL YAŞADIK...

  7. #7
    ess.musti İsimli üyenin Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.10.2006
    Yer
    Dârus sıla Ankara
    Yaş
    31
    Mesajlar
    2.355

    --->: Evliya Çelebinin Seyahatname'si

    AYASOFYA




    Önce büyük ve eski bir mabet olan büyük Ayasofya'dan söz edelim. Yunan tarihçilerinin kitaplarında anlatıldığına göre Hazret-i Süleyman dünyanın dört bir yanını gezerken bir sa­bah rüzgârı Süleyman'ın tahtını Sarayburnu'na getirir. Hz. Sü­leyman orada bir mabet yaptırdı.

    Sonra beş bin elli iki yıl geç­tikten sonra Madyan oğlu Yanko'nun torunlarından Kral Vi-zendon çıktı. Bu kral İstanbul'u yedinci kez tamir edip dünya­da ün yapan bir hükümdar oldu. Vizendon'un bir kızı Make­donya şehirlerinden Sofya'da doğmuştur. Bu sebeple adına "Ayasofya" denildi. Babasının İstanbul Kalesi'nin dört tarafını yeniden yaptırdığını duyunca iki milyonluk hazineyle babası Vizendon'un yanına geldi.

    Süleyman Peygamber'in mabedini genişletmeye başladı.

    Bu iş için çok mal harcarken bir şahıs ge­lip: "Bunun bütün malzemesini benden alın ve şu şekilde bir mabet yaptırın." diyerek Ayasofya'nın biçimini tanımladı. Ön­ce yeri, kuyu derinliğinde kazdılar. Ahırkapı hizasına kadar derinliğine inildi. Topraktan sular çıkmaya başladı. Tam bir ay bu temel içinde ateşler yakıp kurşun eritip döktüler. Bu kur­şun, temelde yıllarca durdu. Sonra İgnados adında bir mühen­disin talimatı ile otuz işçi yedi hamal ve üç bin usta toplandı.


    Bunlar bir arada görüşüp kurşun temel üzerine direkler, ke­merler ve kubbeler yaptılar. Altı su sarnıcı olduğundan, dep­remden korunması için önce temeli bu taraftan tamamladılar. Sarnıcı suyla doldurdular sarnıcın bazı yerlerine tamir için ka­yıklar koydular. Bu kayıklar hâlen durmaktadır. Bunlar da Ay­şe Sultan Sarayina, Hasan Paşazade Kadı Mehmet Kethüda, Arslanhane, Saray Meydanı, Enderun Cephanesi ve soğuk çeş­melere kadar olan sarayların altı bütünüyle boştur ve tatlı su ile doludur.


    Ayasofya'nın tam ortasında bakır kapaklı bir kuyu ağzı var­dı. Cemaat buradan kovalarla su çekip içer ve susuzluklarını giderirlerdi. Sonra Ayasofya'nın dört tarafının duvarlarına başlandı. Bunun genişliğini ve ölçülerini seyreden hayran olur. Ayasofya'nın yapılış şekli öyle anlatılır ki yedi iklimde olan değerli taşlar sanki binanın temeline konmuş, renkli mermer­ler ve sütunlarla tamamlanmıştır. Her taraftan gemilerle mer­merler taşınmış, bilgili ustalar taşları düzeltmiştir.


    O kadar özenli ve hesaplı çalışılmış ki binanın yarısı yedi yılda tamam­lanmıştır. Pek çok taş Aydıncık'tan getirilmiştir. Renkli mer­merler Karaman, Şam ve Kıbrıs adasından; binlerce somaki, bal renkli zeytin renkli, san ve mermer rengi yüksek sütunlar Atina yakınındaki seyir yerlerinden ve çoğu da Marmara ada­sından getirilmiştir.

    Yüzlerce mimar ve mühendis binanın çe­şitli bölümlerinde ustalık yapmışlar ve binlerce bahşiş alacak hünerler göstermişlerdir. Bu güzel mimarinin öncüsü, Mimar İgnados idi. Yüzlerce insan onun gösterdiği yolda çalışıp Aya-sofya'yı yaptılar.

    Nihayet, bu büyük yapı Kisra Sarayı'nın takı (kemeri) gibi dört tane ayaklarına kadar tamamlandığından, bir gece mi­marbaşı olan İgnados kayboldu. Meğer kıyafet değiştirip Kı-zılelma diyarına (İtalya'nın başkenti olan Roma'ya) gitmiş ora­dan da Rum Papa'nın izniyle bir kilise yapımına başlamıştır. O kilisenin yarısını da yedi yılda tamamladıktan sonra oradan da kaçıp İstanbul'a geldi.

    "Böyle binaların temellerinin sağlam ol­ması gerekir. Kaçmasam binanın bitirilmesi için zorlanacak­tım. O zaman da sağlam olmazdı." dedi. Sonra binanın yapı­mına yeniden başlandı. Yüz somaki mermer üzerine kubbeler­le iki tabaka dikine direkler üzerine yarım daireler ve üstüne gök kubbeler gibi bir tersine dönmüş kâse şeklinde büyük kubbe yapıldı ki dünya üzerinde böyle bir kubbe görülmemiş­tir. Bu kubbenin tam tepesine yüz İskender kantarı ağırlığında .ıltın bir haç konuldu ki bu haç ,güneş ışığından parlayınca ta Âlem dağından Istıranca Dağları'ndan görüldü.

    Ayasofya'nın tamamen bitmesi kırk yıl sürmüştür. Sonra içine ve dışına on iki bin kişi görevlendirilmiştir. Hatta Hz. I'eygamber'in dünyaya gelişinden 945 yılı öncesi büyük İsken­der zamanında Yunanlılar Kıptilerin elinden Mısır'ı alıp Aya-sofya'ya vakfetmişlerdi. Burası öyle bir ünlü yapı oldu ki son­raki dönemlerde Hristiyanlarm merkezi haline geldi.


    Sonra Hz. Peygamber'in doğduğu gece meydana gelen bü­yük depremden Kisra Sarayı'nın takı, Kızılelma ve Ayasof-v.ı'nın kubbeleri yıkıldı. Bir süre sonra Hızır Aleyhisselam'ın kılırlaması ile Bursa'da oturan üç yüz kadar keşiş, rahip Bu-h.ıyra'nın öncülüğünde Mekke'ye geldiler. O zamanlar, henüz küçük yaşta olan Hz. Muhammed (aleyhisselam)'in ağzını bir miktar tükürükle mübarek ellerinin örneğini aldılaı I Talib'in el yazısıyla ceylan derisi üzerine çizilmiş bu örnel, len bir kutuda saklıdır.


    Sonuç olarak Hz. Peygamber'in ağız suyundan, zemj suyundan ve Mekke'nin toprağından bir miktar alan papı İstanbul'a geldiler. Ayasofya'nın kubbesinin yıkık bölüm tamire başladılar. Hz. Peygamber'in tükürüğüyle yapılan kıble tarafından otuz iki nakışlı olarak hâlen bellidir. Bum lenler o yere baktıklarında "Allahümme salli Muhammed ler; çünkü bu bölüm öteki bölümlerinden daha parlak kubbe Hz. Peygamber'in ağzının suyu ile ayakta tutuldu ye ta kubbenin ortasında bir zincir ile altın top asmışlar onun içi elli Rum kilisesi buğdayı alır. Bu top altımla Hızır'ın ara sıra dini bütün salih Müslümanlar ile buluştuğu lenir. Bu sebeple de sorunu olan kimseler Hızır aleyhisi ile görüşmek için bu altın top altında kırk gün sal'alım kılarlar.
    SATMADIK DAVAYI , SATMADIK DOSTLARI. BU ÖMRÜ HELAL YAŞADIK...

  8. #8
    ess.musti İsimli üyenin Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.10.2006
    Yer
    Dârus sıla Ankara
    Yaş
    31
    Mesajlar
    2.355

    --->: Evliya Çelebinin Seyahatname'si

    TRABZON


    [Evliya Çelebi, Bursa ve İzmit'ten sonra 1640 yılında Ketenci Ömer Paşa ile birlikte Trabzon'a gider. Trabzon'un kalesini, camileri­ni, mescitlerini, medreselerini, hanlarını, hamamlarını anlattıktan sonra aşağıdaki bilgileri verir.]


    Trabzon'un havası ve suyu güzel olup bütün halkı da zev­kine ve gezmeye düşkündür. Bazıları içkiye düşkün, gamsız ve kayıtsız kimselerdir; ama zarif dost ve sadık insanlardır.

    Bura­larda kadınlar arasında Abaza, Gürcü; Çerkeş güzelleri olup her biri birer ay parçasıdır. Bu şehrin halkı eskiden beri yedi kı­sımdır. Bir kısmı idareci ve kibar olan beylerdir ki güzel samur kürklerle gezerler. Bir kısmı ilim ve irfan sahibi şahıslardır.

    Bunların özel elbiseleri vardır. Üçüncü kısım da tüccarlardır ki Azak, Kazak, Mebril, Abaza, Çerkezistan ve Kırım'a gidip tica­ret yaparlar. Çuha ferace ve kontuş, dolama ve yelek giyerler.

    Dördüncüsü sanayicilerdir ki hepsi çuha ferace elbise giyerler. Beşincisi Karadeniz gemicileridir ki elbiseleri kendilerine göre demir koparan, şalvar, çuha dolama giyerek bellerine astar sararakdeniz üzerinde ticaret yaparak para kazanırlar. Altıncısı bağ bekçileri ve bahçıvanlardır.

    Bu şehirde Boztepe bağları otuz bin kadar bağ ve bahçeler vardır. Yedinci kısım da balık avcılarıdır. Çünkü Trabzonlular balığı pek severler. Yeryüzün-de Trabzon'un kuyumcuları gibi usta kuyumcular yoktur. Bir çeşitbuhurdan, güllaptan, kılıç, kama, aşçı bıçakları işlerler ki bunlar başka diyarlarda bulunmaz. "Gurguroğlu Bıçağı" adıy­la anılan bıçaklar yaparlar; bunlar çok keskin ve kalitelidir.

    Trabzon baltası adıyla da bir cins balta yaparlar. Ayrıca sedef işçiliği de çok meşhurdur.

    Buranın kirazları, armutları, üzümleri de gayet nefis olur. Bir de patlıcan inciri denilen bir çeşit inciri vardır. Limonu, turuncu, narı, zeytini her tarafta meşhurdur. Yedi türlü zeytini olur. Trabzon hurması da denilen hurmayı fırında kurutup çeşitli illere gönderirler. Bu hurma, iki üç çekirdekli ve çok lezzetli bir meyvedir. Trabzon'un çeşit çeşit çiçekleri vardır.

    Kırmızı bir çeşit karanfili olur ki tanesi açık kırmızı güle benzer, sapsız beşer altışar dirhem gelir. Levrek ve kefal de gayet lezizdir. Buralarda bir karıştan fazla kırmızı başlı tekir balığı, uskumru balığı gibi daha bin türlü balık vardır. Ama bunların hepsinden çok Trabzonluların üzerine düştükleri, hatta alım satımda bazen kavga ettikleri hamsi balığıdır.

    Hamsin'de çıkrığı için hamsi denilmiştir. Buraların ilginç bir hikâyesi daha vardır ki o da şöyledir: "Bir torba hamsi ver." diyerek sırmalı torbalara balığı koyup salınarak giderler. Balığın suyu akarak giderken bazıları suyun aktığına acıyarak:
    - Bre balığın suyunu ne diye akıtırsın? Suyuna bir pilavcık salsan ne de güzel olur, diye şaka edip sonra da şu beyti söylerler:


    Trabzon'dur yerimiz,
    Akçe tutmaz elimiz,
    Hamsi bahğı olmasa,
    Nice olurdu hâlimiz.

    Bu balığın faydası öyle çoktur ki yedi gün devamlı bundan yiyen bir kişinin kas gücü fevkalade artar. Balık, kokusu olmadığından yiyene hararet vermez. Ağrısı olan kişi, balık yediği vakit iyileşir. Bir evde yılan ve çıyan olursa hamsi balığının başını tütsü edip bunların kaçmalarını sağlarlar.

    Bunu yemek Trabzonlulara mahsustur ki Trabzonlular kırk türlü yemeğini pişirirler. Tatlısı, böreği bile yapılır. Kebabı, çorbası, yahnisi, böreği, baklavası olur. Fakat pilaki derler bir çeşit tava yaparlar, çok lezzetlidir.

    Önce tertemiz ayıklayıp onar onar kamışa dizerler. Maydanoz, kereviz, soğan, pırasayı ince ince kıyıp tarçın ve karabiberle karıştırdıktan sonra pilaki tavasının içine, bir kat hamsi ve bir kat bundan döşeyip su ve zeytinyağını üzerine dökerler. Bir saat kadar ateşte pişirdikten sonra yerler. Bu yemek, gerçekten güzel yemekleridir.

    Trabzon'un dağlarında şimşir, bağlarında servi ve ceviz ağaçları vardır. Zağnos kapısından dışarıda Kavak Meydanı vardır. Paşaların çoğu, tatil günleri askerleriyle birlikte buralara gelip cirit oynarlar. Burası çok geniş bir meydandır. Ortasına üç kat gemi direklerini birbirine bağlayıp dikmişlerdir. Tepesinde de bir altın yaldızlı top vardır. Bütün biniciler atı bırakıp o topa cirit atarlar. Vurana hediye verilir. Bunlar bir tür eğlencedir. Bu eğlencelerle insanlar sıkıntılarını unutup mutlu olurlar.
    SATMADIK DAVAYI , SATMADIK DOSTLARI. BU ÖMRÜ HELAL YAŞADIK...

  9. #9
    ess.musti İsimli üyenin Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.10.2006
    Yer
    Dârus sıla Ankara
    Yaş
    31
    Mesajlar
    2.355

    --->: Evliya Çelebinin Seyahatname'si

    AFYONKARAHİSAR

    Osmanlı ülkesinde altı adet Karahisar vardır. Bunlardan bi­ri Anadolu Karahisarı'dır. Buraya bir Sancak beyi görevlendi­rilmiştir. Yüz yirmi köyü vardır. Buranın dad bilginleri çoktur. Yüksek görevlerde bulunan yedi yüz kadı vardır. Güzel giyi­nen zengin halkı vardır.

    Dokuz kazası vardır. Bunlar; Merkez, Sandıklı, Sıçanlı, Şuhud, Cule ve iki kazada Baranlar, Kıramık, Çal kazalarıdır. Kalesini Rum kayseri (imparatoru) yapmıştır. Sonra Selçuklardan Sultan Alâeddin, Rumların elinden burayı almıştır. Sonra Sultan Orhan Germiyanoğulları'nın elinden al­mıştır. Ben de gezerken şöyle bir kalesine çıkıp eteklerimi beli­me dolayarak etrafı seyrettim. Kapısı batıya bakar.

    Bu, Karahisar Kalesi'nin güneyinde gayet yüksek ve yalçın bir kayalık dağın tepesindedir. Bendeniz, aşağı şehirde Uluca-mi önündeki aşağı kale kapısından girip bu kalenin ta tepesindeki Hünkâr Camisi'ne kadar tam iki saatte çıktım. Bu kalenin içinde ta tepedeki Sultan Keykubad Camisi küçüktür; ama sa­natı yüksek bir yapıdır. Mihrabı baştan başa çinilidir. Fakat mi­naresi yoktur, depremden yıkılmıştır. Caminin sağında Kırklar Makamı vardır. Bu iç kalede buğday ambarları, cephanelik, su sarnıçları vardır. Yılan ve çıyan buralarda çoktur.

    Beşgen şek­linde bir kaledir. Etrafı iki bin adımdır. Bu kalede Kuşlu Sarnı­cı denilen bir de ileri çıkmış bir kayanın üzerine oturup Al­lah'ın yarattıklarını seyredip tefekkür ettim. Ta Altıntaş sahra­sına, Seyid Gazi'ye Konya yollarına kadar sahra ve çimenleri seyrettim. Bu kalede insan yoktur; ama şehrin zenginlerinin ki­litli mahzenleri vardır. Bir kuşatmada veya Celali eşkıyası ge­lirse herkes kıymetli eşyalarını bu kalede saklar. Onun için ka­pısı daima bekçilerle tutulmuştur. Bendeniz, bu üst kaleden se­kiz yüz adımda orta hisara geldim.

    Kale komutanı burada otu­rur. Gelip giden için bir divanhanesi, bir cami vardır. Orta hi­sarın kapısı ise güneye bakar. Bu kapının yanında kulenin taş­ları üzerinde kalenin sahipleri zenginlerin suretleri vardır. Onun için bu kaleye "Zengibar" derler. Fakat aşağıdaki büyük şehir olan varoşu, tamamen kalenin bulunduğu dağı kuşatmış­tır. Her ev misafirhanesi ve haremi ile bir büyük saray gibi gö­rünür. Bağ ve bahçeleri cihanı tutmuştur. Evlerinin temelleri bir adam boyu taştır; ama üst tarafı kerpiçtir.

    Unpazarında Fileoğlu Cami cemaati boldur. Karacami, At-pazan Camii, Abdürrahim Efendi Camisi, Arap Camii, kale al­tında Ulucamii ve Keçepazarı Camii vardır. Bunlardan başka meşhur mescitleri, Esençeşme Mescidi, Akmescit, Kapalı Mes­cit, Çavuşlar Mescidi, Kubbeli Mescit, Yeni Abdullah Efendi Mescidi'dir. Yedi tekke vardır.
    Beş hamamı vardır. İmaret Ha­mamı, Gedik Ahmed Paşa'nındır. Paşa sarayı dibinde Alacaha-mam, Kadı Hamamı, Tabakhane Hamamı, Eski Hamam ve ka­le altında Cemaleddin Hamamı vardır. İki bedesteni vardır.

    Yüz adet yağ fabrikaları, on dokuz tüccar hanları vardır. Bir imaret, üç medrese, iki yüz çeşme vardır. Hepsi Kadın Ana su-yundandır. Bir konak kayalık yerlerden bir hayır sahibi hatun getirtmiştir. Bir kız kardeşi de şehrin mezarlığının etrafına bir duvar çekmiştir. Bu şehir gayet kalabalık, adam deryasıdır.

    Et­rafı mamur köylerdir. Halkının yüz renkleri sarımtıraktır. Çün­kü bu diyar afyon diyarıdır. Halkı da tiryaki sayılır. Fakat ha­vasının güzelliğinden tiryakiliklerine göre nane çöpü ve lades kemiği gibi adamlar değildir. Hepsi de münakaşacı kimseler­dir. Kahvehanelerinde uyuyakaldıkları anlatılır.

    Halkı Mevla-na dostudur. Kadınları beyaz bürümcük giyerler. Hepsi de ga­yet edeplidirler. Kadınların da bazısı afyon tiryakisi olurlar. Bu yüzden tiryaki erkekler genellikle kahvehanelerde yatıp evle­rine gelmezler. Çünkü gelseler, ikisi de tiryaki, ikisi de asabi ol­duklarından geçinemezler.

    Afyon'un sokakları dardır. Buralara araba girmez. Bu so­kaklardan atlı zor geçer. Halkı çok zekidir. Bilginleri çoktur. Mesela Abusî Çelebi aruzda eşsizdir. Leccî Çelebi, Nevmî Çe­lebi, Nevmîzade Şûmî Çelebi zarif kimselerdir. Mezî, Vaznî, Uzâmî, Meşrebi Çelebiler şair kimselerdir. Bu şehirde bir ruha-niyet vardır.

    İnsan bu şehre girince sanki kalp gözü açılır. Bağ ve bahçeleri, kuş sesleri cana rahat verir. Bilhassa cennet bah­çeli Çatalbaş Paşa Sarayı, Paşa Sarayı, Ali Kadı Sarayı mamur saraylardır. Celali Kara Haydaroğlu korkusundan bu varoşun etrafına kale gibi kerpiç duvarlar yapılmıştır.

    SATMADIK DAVAYI , SATMADIK DOSTLARI. BU ÖMRÜ HELAL YAŞADIK...

  10. #10
    ess.musti İsimli üyenin Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    08.10.2006
    Yer
    Dârus sıla Ankara
    Yaş
    31
    Mesajlar
    2.355

    --->: Evliya Çelebinin Seyahatname'si

    EŞKIYA KARAHAYDAROĞLU


    Bir kadıyı öldürdükten sonra isyan eden Kara Haydar isimli eş­kıya, çeşitli köyleri, dağlardaki geçit yerlerindeki kervanları basar, karşı çıkanı öldürür, mallarını yağma eder.

    Hakkında ölüm fermanı çıkarılır. Kara Haydar'ın saklandığı ev ateşe verilir. Kara Haydar, kaçmak üzereyken vurularak öldürülür. Uzun bir müddet sonra oğ­lu ortaya çıkıp babasının intikamını almaya başlar. Adı Kara Haydaroğludıır. Kara Haydaroğlu, insanları rahatsız eder, kimseyi rahat bırakmaz.

    Evliya Çelebi, bir defasında bu eşkıyayla bir konakta kar­şılaşmış, bilmeden onunla dostluk etmiştir. Kütahya Veziri Küçük Çavuş Paşa, bu eşkıyaların peşindedir. Sonunda Haydaroğlu'nun izini bulan Paşa, hücuma geçmiş; fakat başarısız olup esir düşmüş­tür. Kara Haydaroğlu, her ne kadar eşkıya olsa da Paşa'ya dokunma­mış; devletin namusuna zarar vermemiştir. Tam da Paşa'yı salıver­diği sırada Katırcıoğlu adındaki diğer bir eşkıya bu işe sinirlenerek is­yan eder ve Küçük Paşa'yı yakalayıp öldürür; onun mallarını da yağma eder.

    Kırşehir'den Alaşehir'e kadar birçok adam toplayan Katırcıoğlu, bu iki şehir güzergâhında olan evleri talan eder. Padişah Mehmet'in tahta çıkışının ertesi günü Abaza Kara Hasan Ağa, Padişah'ın "Ya başın ya da Kara Haydaroğlu'nun başı!" emriyle eşkı­yanın yakalanmasıyla görevlendirilir.

    Üç gün süren mücadeleden sonra yakalanan Haydaroğlu, bir fırsatını bulup kaçmasını bilmiştir. Fakat ertesi gün bir baskına uğramış, saklandığı yerde kıskıvrak ya­kalanmıştır. Yaralı bir şekilde ele geçirilen Haydaroğlu'nu cezasını vermek üzere huzura götürmüşlerdir. Bundan sonrasını da Evliya Çelebi'den dinleyelim.]


    Sadrazam'a götürüldüğü gün biz de Şam'a gitmek üzere Üsküdar'daydık. İstanbul ve Üsküdar'dan yüz bin askerle gi­dip alay bizim ordudan geçerken çadırımıza karşı olan Ağa Tekkesi'ne Hasan Ağa indi. Başında sarı bir ipek şal sarınıp sır­tında yeşil bir kürk vardı. Çok zayıfladığı belliydi.


    İki tarafa da selam verdikten sonra onu Ağa Tekkesi'ne indirdiler. Türkmen ağası, hemencecik Sadrazam'a haber gönderdi. "Kara Hayda­roğlu hainini devletimizin sayesinde yakalayarak devlet huzu­runa nasıl getirelim? Ne şekilde padişah divanına varalım?" diye sordu. Sonra da Murtaza Paşa ile buluştu. Murtaza Paşa:
    - Gazan kutlu olsun!.. Kılıcını sallamaktaki maharetini gös­terdin. Şimdi de Müslümanların hac yolunu emin edesin, diye emir buyurmuştu.


    Kara Haydaroğlu ile olan kavgalarını ve savaşlarını bir bir anlattığında dinleyenler Kara Haydaroğlu ve Katırcıoğulları'yla Akyakalıoğlu'nun yiğitlik ve yürekliliklerine hayran ol­dular.


    Daha sonra da bendeniz Kara Hasan Ağa ile buluşup "Sultanım, bizim Kara Haydaroğlu kardeşimizi Allah'a şükür ile geçirmişsiniz." dediğimde kendisi de şükredip "Evliya, eğer Kara Haydaroğlu ile dostluğun varsa yürü gidelim. Ken­disiyle konuşuver. Ona teselli ver; hatrını sor. Sonra da onu idam etmeyeceğimizi, Girit Kalesi'ndeki Deli Hüseyin Paşa'ya gönderileceğini, söz alıp kurtulacağını da ona bildir." dedi.


    Hasan Ağa'yla ikimiz birlikte Kara Haydaroğlu'na vardık. selam verdiğimde Haydaroğlu:

    - Bre hay cankurtaran Evliya, hoş geldin; safalar getirdin,dedi

    Sonra da siyaset meydanında hoş olmayan bir şekilde getirildiğiniifade etti. Hasan Ağa'yla beraber ona teselli verdikse deo hâlâ sızlanıp duruyordu. Geçmiş hikâyelerini bize bir bir anlatı verdi Şimdi pisi pisine öleceğine hayıflanıp duruyordu. Bende :

    beyim, ne ağlarsın? Padişahın huzuruna vardığında "Padişahım kuşça canıma kıymayın. Girit'e Deli Hüseyin Paşa'ya gönderin. Din uğrunda orada düşmana kılıç çekerek şehit ola­yım" diye söyle dedim. Kara Haydaroğlu da:

    - Be hey Evliya!.. Ölüm olduktan sonra sızlanmak da nedir? Bir can için minnet mi edilir?" dedi. Ben bunun üzerine dedim ki:

    - Ne?!.. Hele beyim, Girit fethinde bulunup orada bir san­cak beyi ol. Bir zaman sonra orada hem din düşmanlarına kılıç ol hem de hüküm sür. Böyle düşünürsen padişah seni Girit'e gönderir.

    Kara Haydaroğlu, biraz düşündükten sonra:


    - Gel, Evliya'm! Ağzını öpeyim. Sayende canımı kurtaraca­ğım. Fakat, ben ne ettimse kendim ettim. Yaramı iyice parçala­dım. Kurtlar düştü. Kokusundan adam yaklaşmaz. Beni tesel­li ettin. Sağ olasın. Allahüteala senden razı olsun, dedi.

    Sonra da koynundan bir altın saat çıkarıp hediye etti. Bir de ne göreyim bu saat, benim eski saat. Babası Kara Haydar'ın yirmi yıl evvel Şam'a giderken hücumuna uğramıştım; benden de saatimi almıştı. Saati tanıyıp:

    - Bre beyim! Bu saat zamanında benimdi, dedim. Kara Haydaroğlu:
    - Gerçektir. Rahmetli babam, senin malından bana da ver­mişti. Yine sana nasip oldu, dedi.

    Sohbetimiz akşama kadar böylece sürüp gitti. Ertesi gün sa­bahleyin Üsküdar'dan iyi bir doktor gelip yarasını seksen yıl­lık şarapla yıkayarak bütün çürük etleri çıkardı. Oyluk kemiği de paramparça olmuştu. Doktor kesinlikle iyileşmeyeceğini söyledi. Yaraya pansuman yapıp üzerine merhem sürdü ve git­ti.

    Bundan sonra Kara Haydaroğlu'nu alıp huzura götürdü. Ben de meraklanıp oraya vardım. Sadrazam'ın oğlu Süleyman Bey'in yanında içeriye girdim. Koca Mevlevi Sadrazam Meh­met Paşa huzurunda Kara Haydaroğlu'nu konuşturdular. Ka­ra Haydaroğlu'na niçin bu kadar zamandır eşkıyalık ettiğini sordular. Kara Haydaroğlu cevap verdi:

    - Dede Efendi! Kurtoğlu kurt idim. Kişi aldığına göre satar, baba ve atasından gördüğünü işler. Hüküm Allah'ındır!..

    Vezir, onun yarasını merak edip doktordan bilgi aldı. Dok­tor da tedaviye cevap veremeyeceğini söyledi. Hasan Ağa da durumu fırsat bilerek Sultan'a durumu arz etti:

    - Sultan'ım!.. Kara Haydaroğlu'nu Girit'e gönderin. Vezir:

    - Bre, Kara Haydaroğlu! Niçin Kütahya Veziri Küçük Çavuş Paşa gibi veziri bozup katlettiniz, diye sordu.

    Kara Haydaroğlu:


    - Savaş hâlidir. Öyle durumlar olur. Fakat benim yanıma ge­tirdiklerinde Osmanlı veziri olduğu için malını mülkünü ken­disine verip serbest bırakmıştım. Katırcıoğlu, onu çıkışta taşra­da yakalayarak öldürmüştür. Benim bu durumla ilgim yoktur, dedi.


    Vezir de vakit kaybetmeden sordu:

    - Niye mallarını yağmaladınız? Başkalarından aldığınız ga­nimetler nelerdir? Neredelerde sakladınız?

    Kara Haydaroğlu:

    -Sultan'ım Bunun suali mahşerde olacaktır. Arkadaşlarımı bir can için ele veremem. Fazla bekletmeyin işimizi hemen görün, dedi.


    Sadrazam da emir buyurdu:



    -Ne yapalım? Baş üstüne!.. Emniyet başı! Varın parmak kapı’da bunu asın!

    Kara Haydar oğlu’nu bir alayla gönderdiler, beygir üzerinde gelen Haydar oğlu’nun iki yanına aslan gibi alayların yanındabende Parmak kapı’ya vardım. Oraya vardığımızda boğazına ipi geçirip ucunu düğümlediler ve beygirin üzerinde öylece beklettiler. Kara Haydar oğlu, ruhunu teslim eyledi her şey artık Allah'la kendi arasında kalıp gitti.






    SATMADIK DAVAYI , SATMADIK DOSTLARI. BU ÖMRÜ HELAL YAŞADIK...

Aktif Üyeler

Aktif Üyeler

Aktif Üyeler: 1 (Kayıtlı üye: 0, Misafir: 1)

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •